Yazar
ÖZCAN KARTAL

KAYBETMEDEN KIYMET BİLMEK

Ölü Seviciler Topluluğu: Çiçekleri Mezarlara Saklamak
İnsan, elindekinin kıymetini ancak onu kaybettiğinde anlayan, varlığı yük sayıp yokluğu kutsayan o tuhaf canlı... Sokaklarında yürüdüğümüz, havasını soluduğumuz bu modern dünya, ne yazık ki her geçen gün daha karanlık bir paradoksa sahne oluyor: Ölülerin sevgiyle anıldığı, dirilerin ise sevgisizlikten yavaş yavaş öldüğü bir dünya burası. Her gün bir koşuşturmanın içinde birbirimizin yanından geçip gidiyoruz; omuzlarımız birbirine çarpıyor ama ruhlarımız teğet bile geçmiyor.
Yaşarken bir tatlı sözü, küçük bir tebessümü, içten bir sarılmayı esirgediğimiz insanların arkasından, onlar göçüp gittikten sonra methiyeler düzüyoruz. Hayattayken sesini duymaya tahammül edemediğimiz kim varsa, toprağın altına girdiğinde birdenbire "kıymetli" oluveriyor. Sahi, bu işte bir terslik yok mu? Bilge bilgeyi, insan insanı yaşarken bilmeli değil miydi? Büyük düşünür Friedrich Nietzsche, insanın bu ikircikli yapısını sanki yüzyıllar öncesinden görerek şöyle haykırmıştı: “İnsanlar beni ancak öldükten sonra anlayacaklar, asıl benim güneşim ben öldükten sonra doğacak.” Ne acı bir öngörü... Bir insanın ışık saçması için illa ki sönmesi mi gerekir?
Bizler, ölülerin toprağına çiçek ekiyoruz ama yaşayanların gönül bahçesini talan ediyoruz. Yanı başımızda nefes alan, tutunacak bir dal arayan canları görmezden gelip, onları yalnızlığın ve sevgisizliğin kuraklığına mahkum ediyoruz. Onlar bir kez sustuğunda ise mezarlarına en güzel çelenkleri taşıyoruz. Oysa Doğu felsefesinin en zarif seslerinden Halil Cibran, insanın bu geç kalmışlığını şu muazzam sözlerle eleştirir: “Dün bir hiçtim, rüzgarda uçuşan bir toz zerresi... Bugün ise beni övüyor ve başınıza taç ediyorsunuz. Yarın öleceğim; feryat figan edip mezarıma çiçekler dikeceksiniz. Dün sevmediğiniz, bugün övdüğünüz, yarın ağlayacağınız ben; hep aynı bendim. Beni yaşarken sevin.”
Cibran’ın bu sitemi, her birimizin vicdanına indirilmiş bir kırbaç gibi. Bir insanın kalbini kırmak, ruhunu kurutmak bu kadar kolayken; o insan gittikten sonra ardından dökülen yaşlar neyi telafi edebilir? Gidenlerin ardından gösterdiğimiz o muazzam sevgiyi, merhameti ve takdiri, henüz nefes alıyorken birbirimize gösterebilsek dünya çok daha yaşanılır bir yer olmaz mıydı? Oscar Wilde da “Yaşamak dünyada en nadir rastlanan şeydir. İnsanların çoğu sadece var olur, hepsi bu,” derken belki de sevgisizlikle birbirimizin sadece "var olmasına" izin verdiğimizi, yaşamı ellerinden aldığımızı kastediyordu.
Çiçekleri mezarlara saklamayalım. Sevgiyi, insanı toprağa vermeden önce vermeyi öğrenmeliyiz. Çünkü asıl trajedi, bir insanın fiziken kalbinin durması değil; yaşarken sevgisizlikten nefessiz kalması, ruhunun talan edilmesidir.
Gelin, bugün henüz vakit varken, yanı başımızdaki insanların bahçelerini baltalamaktan vazgeçelim. Yarın çok geç olduğunda toprağa dökeceğimiz o gözyaşlarını ve sunacağımız çiçekleri, bugün henüz hayattayken birbirimizin yüzüne bir tebessüm olarak sunalım.
Ne demiş Yunus Emre:
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

Hoşçakalın dostça kalın sevgiyle kalın.

Özcan Kartal
Yayın Tarihi: 04.06.2026 18:47